Blog ne / nedir | 2137

Bir ya da birkaç sayfalık bir hikâyenin manzum olarak kaleme alınmasıyla oluşturulan metinlere manzum ikâye denir. Adından da anlaşılacağı üzere manzum hikâye belli bir ölçüye ve kafiye düzenine bağlı kalınarak yazılan kısa hikâyedir. Manzum hikâyelerde çoğunlukla didaktik nitelikleri ağır basan olay örgülerine yer verilmiştir.

Manzum hikâye yazma geleneğinin Türk edebiyatında halk hikâyeciliği ve mesnevicilik kadar köklü bir geçmişinin olduğu söylenemez. Bu gelenek, mesneviden modern öykü ve romana geçişte bir aşama olarak değerlendirilebilir. Türk edebiyatında bu türde metin oluşturan edebiyatçıların en önemlileri Mehmet Âkif Ersoy ile Tevfik Fikret’tir. Yahya Kemal Beyatlı ile Faruk Nafiz Çamlıbel’in de manzum hikâyeleri vardır.

Aşağıdaki metin parçası Mehmet Âkif Ersoy’un “Meyhâne” isimli manzum hikâyesinden alınmıştır.
Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim; Sonunda bir yere saptım ki önce bilmezdim. Bitince bir sıra ev, sonra bir de virâne, Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne: Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkân; İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir! Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir. Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle, Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgâhlık Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık. Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba. Önünde bir küme: fes, takke, hırka, salta, aba Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet: — Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyâdece ver — Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler — Çizersin... — Öyle mi? Lâkin, silinmiyor çetele! Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu... — Hele! — Bizim peşin paramız... Almadın mı dün kuruşu? — Ayol tükendi mezem... Bari koy biraz turşu. Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin! — Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin! Nedir o türkü... Aman başka yok mu? Hah, şöyle! — Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle! — Nevâzil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç. — Sesin mi yok? Açılır şimdi, bir imam suyu iç — Yarın ne iştesin Osman? — Ne işteyim... Burada! — Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada? — O kim gelen? — Baba Ârif — Sakallı, gel bakalım! Yanaş — Selamünaleyküm. — Otur biraz çakalım. — Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para! — Ey anladık a kuzum... — Sar be yoldaşım cıgara... — Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor! — Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor. — Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha! — Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a. Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı, Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı; Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının, Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın. Beş on dakika süren bir düşünceden sonra, Kadın girdi o zulmet-serâ-yi menfûra ... — Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya! Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık! Anan da ben de yumurcakların da aç kaldık! Ne iş ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde, Sakın düşünme çocuklar acep ne yer evde. Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta! O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok hâlim! Ayakta sallanışım zorladır Hudâ âlim! Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın, O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın. Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni, Çeyiz çimenle donatmıştı beybabam evini. Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin. Evet, kumarda yedin, hem de karşılarda yedin! ...

Menu